2 Temmuz 2009 Perşembe

YILLARDIR DEVRİMCİ 78´LİLERİN “DARBECİLER YARGILANSIN”

!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, son günlerde, darbecileri anayasal güvence
altına alan geçici 15. maddenin kaldırılabileceğini, darbecilerin
yargılanabileceğini içeren açıklamalar yapmaya başladı. Aynı Baykal,
78’lilerin Darbeciler yargılansın çağrılarına, bu çağrılar toplumda yankı
bulduğu dönemlerde, adeta tehdit edercesine, ‘geçmişi kaşımayın’ diyerek
darbecilerden yana tavır koyduğunu da unutmuş görünüyor. 12 Eylül
faşizminin ve inşa ettiği 82 Faşist anayasasının himayesindeki darbe
düzeninin üzerinden koskoca 30 yıl geçtiği halde, başta CHP olmak üzere
bütün iktidar ve gerici, statükocu düzen partileri darbecilerin
yargılanması konusunda kıllarını bile kıpırdatmadan beklediler.
Ergenekon Davası’nın avukatı CHP’yle, savcısı AKP arasında sürüp giden
çekişmenin gölgesinde yaşanan bu tartışma ve ‘yeni’ söylemler, gerçekte
niyetlerinin hiç değişmediğini, ikisinin de darbe düzeninin daha da tahkim
edilerek sürdürülmesinden yana olduklarını üzerini örtemez.

Fırsatçı ve pragmatist CHP’nin yılan hikâyesine dönen ve kangrenleşen
Ergenekon yargılamalarında ortaya çıkan, toplumda rahatsızlık yaratan kimi
eleştiri noktalarını kaşıyarak öne çıkardığı, darbecilerin yargılanması
konusunu sadece 12 Eylülcülerin yargılanmasına indirgemeye çalıştığı,
Ergenekon temelli mevcut çeteci, darbeci yapının ise muhafaza altına
alınmasını içten içe arzu eden bir çabayı sürdürdüğü kimsenin gözünden
kaçmamaktadır. Baykal’ınki demokrasi aşkı değil, askeri vesayet rejimini
korumak kaygısı ve şimdiki darbecilerin diyetini eskimiş darbecilere
ödetme planıdır. Baykal, “ülkenin bekası” için, Ergenekon ve faili
meçhulleri yargılamaların dışında tutmayı yeğliyor.

Kuyruğuna basılmadıkça halklara yokluk sefalet, zulüm sunan, basıldıkça da
sadece kendini kurtarmak çabasıyla sıkıştıkça yeni bir anayasadan
demokrasiden özgürlükten bahseden AKP’nin bile gerisine düşen bir CHP’yle
bu ülke ve halklar ne kazanabilir? Daha fazla demokrasi ve özgürlük
talebinin muhalefetten gelmesi işin doğası gereğidir. O ise bunu çoktan
unutmuştur.

Bir diğer konu ise, bir muvazzaf albayın imzasıyla kamuoyuna yansıyan
andıç üzerinde yürütülen tartışmalardır. Belge sahte mi, değil mi, nerede
hazırlandı, vb. türünden sorularla yürütülen bir tartışma ortada olan
vahim tabloyu karartmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Durum gerçekten vahimdir. Vahim olan şey, belgenin sahte ya da gerçek
olması değil. Bu ülkede ordunun her an darbe yapabilme olasılığının mevcut
olmasıdır. Ve daha da vahimi, halkın bunu doğal karşılamasıdır. “Bizim
ordumuz darbe yapmaz, muhtıra vermez, andıçlar hazırlamaz” diyen herhangi
bir kimse bulabilir misiniz? Bu yüzdendir ki, faşizmin ve türevinin, aç
kurtlar gibi bu tepkisizlik ve olağan görmeden cesaretlenerek boğazımıza
saldırması tesadüfî değildir.

12 ETÖ’den (12 Eylül Terör Örgütü) ETÖ’ ye (Ergenekon Terör Örgütü)
uzanan yolda, geçmişiyle, karanlık ve kirli tarihiyle yüzleşmemiş, olan
bitenin hesabını sormamış bir toplumdan ileri tepkiler beklemek adeta
imkânsız gibidir. Bu yüzdendir ki, darbecilerle, oluşturduğu suç
örgütleriyle, siyaseti, hukuku, kültürüyle hesaplaşmak demokrasi
mücadelesinin en temel ve zorunlu görevlerinden biridir.

Elbette anayasanın geçici 15. maddesi kaldırılmalı, darbeciler
yargılanmalıdır. Ancak ülkenin üzerini gece karanlığı gibi örten 12 Eylül
anayasası kaldırılıp, üniformalı ve üniformasız tüm darbeciler
yargılanmadan, darbecilere verilen utanç unvanları geri alınıp
sokaklarımızdan, okullarımızdan, meydanlarımızdan darbecilerin isimleri
kazınmadan, faili meçhullerin, katliamların hesabı sorulmadan, darbeyi
kimsenin hayal bile edemeyeceği gerçek bir temizlik yapılmadan bu hesap
kapanmaz.
CHP Genel Başkanı Baykal’a bir önerimiz var: samimiysen 12 Eylül Faşizmine
karşı 30 yıldır bir türlü çıkamadığın şu er meydanına bir çık da görelim!

Devrimci
78’liler
Federasyonu

ÜRETİM ALANLARIMIZ BİR BİR KATLEDİLİYOR

Ülkemizde geçimini toprakla yapan çitçilerin durumları her geçen gün zorlaşmaktadır. Ekonomik gidiş hat imdat sinyalleri vermektedir. Çiftçilerinde yaşam mücadelesi dar boğazdan dar boğazlara girmektedir. Durumlar hiçte iç açıcı değildir. Yaşam bir yandan devam ederken çiftçilerin kendilerince yapmış oldukları alt yapıları da birer birer yok olmaktadır.

Emperyalistlerin ülkemizdeki tarım alanlarına karışmaları ve pota koymaları! “Şu mahsulü bu kadar ekeceksin! Şu şöyle olacak” ve benzeri talimatları adı altında emirleriyle, tarımda gelinen aşama ise tam anlamıyla bir fiyaskodur.

Devletin uzun vadede yapmış olduğu tarım politikasının olmadığını görmekteyiz. Bizler neyi görmekteyiz! Emperyalizmin ellerinden birisinin tarım alanlarımızda gezindiğini görmekteyiz.

Çarpık kentleşme ve yapılanmada tarım alanlarımız birden beton yığınlarına dönüşü vermektedir. Bu işte rantçıların avantasının olduğunu görmekteyiz. Ülkemizde tarım alanlarının en elverişli yerleri yaprak dökümü gibi birer birer tekelci sermaye tarafından katledilmektedir.

Geçimini tarımla sağlayan çiftçilerimiz kendilerince bir çıkış yolu aramaktadır. Kesişen yollarda kapitalizmin egemen gücü karşılarına çıkmaktadır. Bir boğa yılanı gibi tarım alanlarını yutmaktadır.

Tarım alanlarında sancılı günler devam ederken, İzmir’de tam anlamıyla mizahlık bir olay gündeme tepetaklak düştü. Yaşanılan bu olay ülkemizin genelindeki çiftçilerimizin nasıl bir sorunla baş başa olduklarının sadece bir bölümüdür.

İzmir, genel konumuyla tarıma dayalıdır. Sağ olsun, varolsun bizim büyüklerimiz İktidardan iktidara geldiklerinde bizleri düşündükleri bellidir. Çalışmıyorlar dersek onlara büyük haksızlık etmiş oluruz. Gazetedeki haberi aktarmadan önce İzmir’in geçmişine kısa bir yolculuk yapalım;

Ödemiş, Tire, Bayındır, Kiraz, Beydağ, Torbalı, Narlıdere, Balçova, İnciraltı, Buca… Yerleşim birimleri uzadıkça uzuyor. Buraları tarım alanlarımızdı. Burada yetişen mahsul tüccarlar aracılığıyla ülkemizin dört bir yanına giderdi. Çiftçi ürettiği malı ucuza satardı. Tüccar ise avantaya konardı. Olacak bu kadarı çünkü kapitalist sistemde yaşıyoruz.

Zamanla İzmir’deki yerleşim birimleri özellikle tarıma dayalı olan yerler, rantçılar tarafından parsellendi. İnsanlara ev yapmaları için satıldı. Mantar gibi evler toprağın üzerine konu verdi. Yıllar ilerledikçe daha çok tarım alanı rantçıların elleri arasında katledildi. Çiftçi memnundu. Neden mi? Toprakta üretilen mahsul para etmiyordu. Yapılan emeğin karşılığını karşılamıyordu.

Gelinen aşamada tarım alanlarının büyük bir kısmı beton yığını olarak karşımıza çıktı. Bununla birlikte yeşil alan dediğimiz yerlerde katledildi. Birileri bu çarpık gelişmenin adına “modern şehirleşme, uygar kent” demektedir.

Yukarıda saydığım ve sayamadığım yerleşim birimlerinde benim hatırladığım,1969’ larda ve onu takip eden yıllarda Üzüm, Kiraz ve benzeri festivaller olurdu. Benim önerim ise! Bizleri düşünen büyük zatlarımız “beton yığını” festivalleri yapmalarıdır.

İzmir’in birçok yerinde tarım alanı yerle bir edildi. Bu büyük başarıdır. Kapitalist sistem yapar mı yapar.

İzmir’deki tarımda yaşanan mizahlık öyküye bir bakalım; İzmir’in tarımla uğraşan ilçelerinden Ödemiş, Tire, Beydağ ve Kiraz’da elektrik borçlarını ödeyemeyen 8 bin tarımsal sulama abonesi olan çiftçi üretim yapamıyor.

Mizahlık öykümüz kara mizaha dönüşürken; İzmir genelinde sayıları 62 bine ulaşan tarımsal sulama abonelerinin, TEDAŞ’a olan toplam elektrik borcunun 34 milyon olurken, TEDAŞ bu borcun 8milyon kısmı için haciz işlemi başlattı. 7 bin çiftçi ise icralık durumunda kaldı.

Ödemiş borç sırasında birinci sırada yerini alıyor. 30 bin hektar alanda sulu tarım yapılıyor. 50 bin büyükbaş hayvandan 700 ton süt üretiliyor.8 bin 353’ü ruhsatlı, toplam 14 bin sulama kuyusu bulunuyor.

Ödemiş, Türkiye’nin patates üretim merkezlerinden biridir. 68 bin 674 dekar alanda patates üretiliyor. Sulama yeterli yapılmadığı takdirde 2009 yılı için 176bin 800 ton olarak belirlenen patateste ciddi düşüşler yaşanacak.

Tire, Kiraz, Beydağ ilçelerinde durum Ödemiş ilçesinden pek farklı değildir. Dört ilçede 456 abonenin 2002- 2009 arasındaki elektrik borcu 1 milyon 420 bin 778 TL. Olduğu belirtilmektedir. Yüksek elektrik fiyat uygulaması çitçiyi tarım olmak üzere hayvancılıkta da vurmaktadır.

Arıtma tesisi olan birçok köyde muhtarlar fatura kabarmasın diye bu tesisleri çalıştırmıyor. Bu tesisler bir anlamıyla çürümeye terk edilmiş durumda bekletiliyor.

Sistem içinde çarpıklıklar yol alırken tarımımızda bir canlanma beklenemez. Üretenler, emekçiler bu toprakların gerçek sahibi olmadığı süre içinde, emperyalizmin ağırlığı olduğu sürece yıllar geçse de çiftçilerimiz balçıklar içinde batıp yok olmaya mahkûm olacaklardır.



Hüseyin Habip Taşkın